Bir kaç hafta önce, boşanmamızı duyan bir dostum, bana telefon etti. Ondört yıllık, mutlu bir
beraberlikten sonra, yalnız kaldığımı öğrenen bu dostum ilkin bana bu boşanmaya çok üzüldüğünü
bildirdikten sonra şu sözleri ekledi:
-"Aslında sana imreniyorum,
biliyormusun? istediğin gibi, gönlünce yaşayabileceksin, gir, çık,sabahlara kadar, karışanın yok,
görüşenin yok. Oh ne ala, elini sallasan ellisi, şansının değerini bil, senin yerinde olmak isterdim"
Evet istediğin gibi girip çıkmak, çamurlu ayaklarla salonda
dolaşabilmek, geceleri sabaha karşı, yarı sarhoş eve dönmek, işte tam 3 yıldan bu yana, bu harika
yaşamı sürdürmekteyim, artık bundan gına geldi...
-"Aslında beyler, eşlerinizin değerini bilin, evlililik harikulade bir durum"
Hele orta yaşını aşmış çiftler için, evlilik bağlarının kopması büyük
bir feleket olmaktadır. Issız bir yuvanın yankıları, insanın kalbinde derin yaralar açar. Anahtarınızı kilide
soktuğunuz anda, sizi karşılayan sessizlikten korkunç bir şey düşünemiyorum. İşte o anda bir köpek havlaması,
kedi miyavlaması veya bir kuş cıvıltısının, bir kadın sesinin yerini tutmadığını acı acı anlarsınız.
Ne yazıkki çok geç, giden gelirmi yine?
Yıllardan beri tanıdığım bir hanım vardı, zorba kocasından neler çekmişti,
bir kaç aydan bu yana, eşini kaybeden bu hanım, sokaktan döner dönmez henüz eldivenlerini çıkarmadan, ilk işi
televizyonunu açar, hiç değilse televizyon gürültüsüyle evindeki sessizliği gidereceğini sanar.
Bir otelde veya pansiyonda bir oda kiralamanın da bir yararı olmaz.
Karanlık bastığında, odanıza girince:
-"Ah, senmi geldin sevgilim?"
diye sizi karşılayan biri olmadıkça, eve dönmek neye yarar? Hatta en kötüsünü göz önüne alarak, öfkeli bir sesin:
-"Bu saate kadar nerelerde kaldın?"
demesini bile insan özler...
Kimse, sizin kaderinizle ilgilenmez, evet işte harika özgürlüğün bedeli de budur...
İster kadın olun, ister errek, artık siz tek başına yaşayan yalnız bir kişisiniz.
Bir başkasının sorunu olmaktan çıktınız.
Hasta mısınız, sağlığınız yerindemi, artık kimin üstüne vazife? Her ne kadar,
iyi dostlarınız olsa bile, sevilen bir eşin bıraktığı boşluğu kimse donduramaz...
Londra'da kaldığım yıllarda, çok güzel bir tiyatro oyuncusuyla tanışmıştım.
Bu boşanmış kadın tek başına yaşardı. Başarının zirvesine ulaşmış sayılırdı, dostları vardı, parası vardı, gençti,
güzeldi, mutlu olmak için, hiç bir eksiği yok görünürdü, yine de tam anlamıyla mutlu sayılmazdı, bir gün bana
şöyle yakındı:
-"Tiyatro dönüşü, eve girip, kendimi dört duvar arasında yalnız bulduğumda bütün bunların ne kadar boş olduğunu,
o zaman anlıyor ve benimle ilgilenecek kimsenin bulunmamasına candan üzülüyorum. Özgürlük neye yarar ki?" dedi.
Aslında bu yalnızlık kadınlar için daha iç karatıcı. Çok zaman zorba kocasının
boyunduruğundan kurtulmak isteyen kadın, boşandıktan sonra, tek başına kaldığında bu, sözde özgürlüğün, evlilik
bağlarından bile daha sıkıcı olduğunu görerek hatasını anlar. Erkek hiç değilse, daha serbesttir, istediği gibi
gider gelir, gönlünce yaşar, kadının yaşaması daha da kısıtlı olduğundan o bu yalnızlığın acısını daha yakından
duyacaktır... Ne de olsa, yanında erkek olmadan, kadının gideceği yerler sınırlıdır. Tek başına seyehat etmeye gelince,
bu da pek eğlenceli olmasa gerek... Bu arada, yeni özgürlüğüne kavuşmuş bir şen dul, ev sahibelerinin sık sık evlerine
davet etmekten çekineceği bir tiptir.
Oysa eşinden ayrılmış bir erkek, yine de her ziyafette bulunabilir, her eve girip
çıkar, eski alışkanlıklarından hiç birini yitirmemiştir. Hatta kısa bir süre için, yeni bekar erkek, eski dostlarının
kendisini daha sık aradıklarına bile inanacaktır. Bir kaç yıl önce, hasta anasının başucuna gitmek için eşinizin sizi
bir hafta yalnız bıraktığı o eski mutluluk günlerinin ölçülerine göre kurmayın yeni elde edilen özgürlüğünüzü.
Aslında bu kısa ayrılıkların çok çekici ve bir kaçamağı andıran yönü olduğundan, o zamanlar kendinizi mutlu sanmıştınız.
Boşandığı eşiyle, yeniden nişanlanan arkadaşlarımdan biri bana şöyle demişti:
-"İnan bana dostum, büyük aşk sönebilir, ancak alışkanlıklar daha süreklidir. Yeni bir aşk yeni alışkanlıklar doğurabilir,
oysa bana kalırsa eski değerlerimizden vazgeçmek, istediğimiz geleneksel alışkanlıklar olmuştur"
Evlilik hayatımda, beni çok kızdıracak şeylere rastlamıştım, ama eşimden ayrıldıktan
sonra, bu gibi dırdırların da alışılmış, çekici bir yönü olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım.
Tam üç yıl yalnız yaşamayı denedim, bir kaç seyahat tasarısı hazırladım, yaz
tatillerimi İngiltere'de geçirmeyi, bir roman yazmayı denedim, hatta bir süre hiç bir şeycikler yapmadan tembel tembel
yaşadım. Kimseden ne bir takdir aldım, ne de bir öğüt veya uyarma.
İnan bana, bir zaman sonra bu ilgisizlik insana dayanılmaz geliyor. İnsanoğlu özgür
olduğu sürece kendi duygularının esiri olur. her istediğini yapmak insanı öyle bıktırıyor ki, hiç heyecansız, tek düze
bir hayat...
Dostum haklı idi, bir seyahat projesini sevdiğiniz bir eşle yaptığınız da, bunun ne
kadar zevkli olduğunu hatırlar mısınız? Sevinçleri ve kederleri paylaşmak evliliğin en hoş yönlerinden biri...
İş veya sanat alanında herhangi bir başarı kazandığınızda buna sizinle sevinecek
birisinin bulunmaması ne kadar acıdır. Başarınızın ertesi sabahı ağzınızda bir acılıkla uyandığınızda, yalnızlığın ne
kadar yıkıcı olduğunu bir kere daha anlarsınız...
bir yenilgile uğradığınız, bir felaketle karşılaştığınızda yine yalnızsınız.
Sizi teselli edecek vefalı eşiniz nerede?
Güzel bir oyun, nefis bir müzik, gözlerinizi ve kulaklarınızı doyurduğunda. bu
zevki bir başkasıyla paylaşamamak kadar acı bir şey olur mu?
Dalları sallayan rüzgar, martıların ötüşü, kayaları yalayan dalgaların haşmeti,
bütün bunlar, sevilen birisiyle paylaşılacak güzelliklerdir.
Hiç unutmam, arkadaşlarımdan biri, mutluluğunu bir ayıya borçlu idi.
Evet yanlış anlamadınız, bir ayı, dostumun evliliğini kurtarmıştı. Sözüm ona, özgürlüğünü kazanmak için, eşinden
ayrılmayı düşünen arkadaşım Bob, arabasıyla, Yellowstone parkından geçerken, bedava yemek arayan kara bir ayı,
karşısına çıkmıştı. Bob arabasını durdurmuş, ancak bir ayıya yiyecek vermenin tehlikeli olduğunu bildiğinden arabasının
penceresini indirmemiş. Yemek dilenen ayı, arka ayakları üzerinde kalkarak bir süre susta durmuş
ve burnunu pencere
camına sürterek hafifçe hırlamış. Bob yavaşça arabasını hareket
ettirmiş, ama hayvanın tepkilerini görmek için, başını arkaya çevirdiğinde, onun yüzünde komik bir hırs ifadesiyle
kendisine acı acı baktığını görünce, dayanamamış, kahkahayı salıvermiş. Ayının durumu öylesine komikmiş ki,
Bob kendisini unutarak eşine seslenmiş:
-"Aice, şu maskaranın haline ne dersin?
Birden eşinin yanında olmadığını, evinden kaçtığını hatta karısından ayrılmayı tasarladığını düşünerek, aklı başına
gelmiş, acı acı düşünmeye koyulmuş. Bir kaç dakikalık düşünce sonunda, en yakın telefon külübesine koşarak, evini aramış.
Kocasını çok seven, ondan ayrılmayı hiç istemeyen Alice, bu fırsattan yararlanarak, hemen ona kollarını açmış...
Bundan böyle birleşik hayatlarına devam ettiler, belki yine arada bir geçimsizlik
kavgaları kopuyordur, ancak hiç değilse Bob'un anlattığına göre, birlikte kavga edip, yine birlikte barışıyorlarmış.
Hayat en beklenmedik heyecanlarla dolu, gülünecek ve ağlanacak öylesine değişik
konular var ki. Özgünlük adına yalnızlığı seçenler bu güzel deneyleri tek başlarına sürdürmek zorunda kaldıklarını acaba
anlıyabiliyorlar mı? Aslında yalnızlığı tercih eden bir kimse kendini yaşama sevincinden yoksun kılar. Bir başkasına
azıcık sevgi vermek, sırası gelince bir el uzatmak olmazsa yaşamak neye yarar?
Bütün Dünya Dergisi, Ağustos, 1975, Sayı:36
Yazıyı Yayınlayan : Taner Kocaova, Mak.Müh.
Yazıyı Yayınlama Tarihim : 9 Mart 2006, Perşembe
"Paul William Gallico" 26 Haziran 1897'de New York'da doğmuş ve 15 Haziran 1976 yılında Antibes'de 79 yaşında ölmüş.
Öldüğünde 79.doğum gününe 1 hafta varmış...
Onu size en iyi hatırlatacak olan bir filmdir. 1972 yılı ABD yapımı olan "Poseidon Macerası" filminin yazarı O'dur.
Babası bir italyan ve annesi ise Avusturyalıydı. Ailesi 1895 yılında New York'a göç etmiş.
Yazısında anlattıklarından duygusal biri olduğu hemen anlaşılıyor. Yaşanan hayatın bir felsefesinin olduğunu
kavramış. Ayrıca bir hayvan dostu olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki yazısının bir yerinde:
-"İşte o anda bir köpek havlaması, kedi miyavlaması veya bir kuş cıvıltısının, bir kadın sesinin yerini
tutmadığını acı acı anlarsınız..." diyor. Yani bunları denemiş. Kedi beslemiş, köpek beslemiş ama hiç biri
ayrıldığı karısının yerini tutamamış. Karısını çok sevmiş ve ayrıldığına bin pişman olmuş. Hayvan sevgisi
böylemi başlamış, yoksa daha önceden varmıymış bunu bilemiyorum tabii. İnternette gördüğüm bir yazıda
23 tane kedisinin olduğu yazıyordu...
Daha sonra onun hayvanlar üzerine yazılmış kitapları olduğunu öğrendim.
Sonunda "www.kedimveben.com" sitesine ulaştım. Buradan Paul Gallico'nun yazdığı bir kedi öyküsü olan "Thomasina"
yazısını gördüm. Sitede ODTÜ'de okumuş bir arkadaşın "Thomasina" ile ilgili duygu dolu yazısını okudum. Bu kitabın
kapağını internetten aradım ve buldum. Ayrıca onun 4 kere evlenip boşandığını da burada öğrendim...
Bir hayvan dostu olarak kediler üstüne yazılmış böyle duygulu bir öykünün sonunda
bu resmin tam yeridir diye düşündüm. Paul Gallico ile ilgili biraz daha detaylı bilgiye
"http://www.paulgallico.info" adresinden ulaşabilirsiniz...
"Bütün Dünya" ile nereden nereye geldik.
Umarım sıkılmadınız...